|
UŞAGIN TARİHİ
Uşak’ın Tarihi
Uşak ve çevresinin MÖ 4000 yılından itibaren yerleşime açıldığı anlaşılmaktadır. Özellikle bronz çağında yerleşimin daha yaygınlaştığı görülmektedir.
MÖ.2000 de Anadolu'da ilk siyasi birliği kuran Hititlerin 1000 de ise Frizlerin batı sınırını oluşturan Uşak ve çevresi bu kültürlerden ziyade İon Kültürünün etkisi altında kalmıştır.
MÖ. 7. Yüzyılda Kral Gyges'in Lidya İmparatorluğunu ele geçirmesi ile topraklarının büyük kısmı Lidya'da kalan Uşak. MÖ. 620'de tamamen Lidya'nın egemenliğine girmiştir. Dünyada ilk kez parayı basan ve kullanan, döneminin en zengin krallığı olan Lidya'nın hakimiyeti MÖ. 546 yılına kadar devam etmektedir. Bu süre içerisinde Efes'ten başlayan kral yolu yapılmış ve yol Gediz (Hermos) nehrini takip ederek Uşak ili sınırları içerisinde Güre köyü, Uşak-Keromon-Agora kentlerine uğrayarak devam etmiştir.
MÖ. 546'da Lidya'nın son kralı Kroisos ile Pers Kralı Kyros arasındaki savaşta Lidya'nın tarihten silinmesi sonucu bölge İran'dan gelen Perslerin hakimiyetine girmiştir. Pers egemenliği MÖ. 334 yılına kadar devam etmiştir. Bu tarihte Makedonya’ lı Büyük İskender' in Anadolu seferi sonucu bölge tüm Anadolu gibi Büyük İskender’ in hakimiyetine girmiş, İskender' in ölümünden sonra ise bölge, Büyük İskender' in generallerinden Antigon' un payına verilmiştir. Daha sonra bir süre Bergama krallığına bağlanan Uşak ve çevresi MÖ. 189 yılında Roma Konsülü Montius' un himayesine, başka bir ifadeyle Roma hakimiyetine geçmiş, Kavimler Göçünden sonra Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılması neticesinde Doğu Roma sınırları içinde kalan Uşak, MS. 12, Yüzyıla kadar Bizans hakimiyetinde kalmıştır. 1071'den sonra yöre, zaman zaman Selçuklular ile Bizanslılar arasında el değiştirmiş, 1176 yılında Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan ile Bizans İmparatoru Manüel Komnenos arasında yapılan Miryakefalon (Kumdanlı) Savaşı sonucunda Selçuklulara geçmiştir.
Sultan II.Kılıçarslan yeni bir fetih hareketine girişerek 1182'de Uluborlu, daha sonra Kütahya civarını fethetti. Uşak yöresinin de bu sefer sırasında Selçuklu hakimiyetine geçtiği muhakkaktır. Çünkü; Selçuklu sınırları Denizli'ye kadar yaklaşmıştı. Bu arada Sultan ll. Kılıçarslan 1185 tarihinde ülkeyi 11 oğlu arasında paylaştırdı. Bu taksimat sonunda Kütahya-Usak-Uluborlu bölgesi Gıyaseddin Keyhüsrev' e verildi. Bu taksimattan sonra kardeşler arasında hakimiyet mücadelesi haşladı. l. Gıyaseddin Keyhüsrev 1192 tarihinde devletin başına geçmeyi başardıysa da diğer kardeşlerini bertaraf edemedi ve 1196 da II. Süleyman Şah tarafından sürgüne gönderildi. Kardeşler arasındaki bu taht mücadelesinden yararlanan Bizans Kütahya-Uşak civarını geri aldı. Bizans Hakimiyeti 1233 tarihine kadar sürdü. B u tarihten itibaren Uşak civarı artık tamamen Türk hakimiyetine geçti.
Uşak, Anadolu Selçukluları döneminde bu devletin bir anlamda sınır şehri olmuştu. Sultan Alaaddin Kevkubad zamanında, Kütahya ve Uşak civarının kesin olarak Türk hâkimiyetine girmesini takip eden yıllarda, bölgeye kesif bir Türkmen yerleşmesi olmuştur. Bundan sonra Uşak ve çevresini Germiyanoğulları Beyliği' nin hakimiyetinde görüyoruz, XIII. Yüzyılın ilk yarısında Anadolu Selçuklu Devleti'nin hizmetinde olarak Malatya taraflarında meskun bulunan Germiyan Asireti'nin, muhtemelen 1241'de Baba İshak isyanının bastırılmasından sonra II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında veya bir müddet sonra Kütahya-Uşak bölgesine yerleştirildikleri anlaşılmaktadır. Çünkü Cimri (Alaaddin Siyavuş) hadisesinde Germiyanlıların faal bir rol oynamaları bu aşiretin Cimri hâdisesinin ortaya çıkısından (1277) önce Kütahya- Uşak yöresine yerleştiklerini göstermektedir. Bu hâdise sırasında Sahip Ata Oğulları emrinde görülen Germiyanlılar, bundan sonra artık Batı Anadolu'da en kuvvetli beylik haline gelmiştir.
Beylikler döneminde Germiyanoğulları’ na tabi olan Uşak ve çevresi, 1391 de Yıldırım Bayezid' in Germiyanoğulları hakimiyetine son vermesi ile Osmanlılara dahil olmuş, Fetret Devrinde beylikler tekrar canlanmış, 1429 yılında Germiyanoğulları’ nın son hükümdarı II. Yakup Bey' in vasiyeti ile Osmanlı Devletine kalmıştır. Uşak, Osmanlı hakimiyetine girdikten bir süre sonra yapılan idari taksimata göre Anadolu Eyaletine bağlı Kütahya Sancağının bir kazasıdır. Her ne kadar Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivindeki 16.yüzyıla ait 48 numaralı Kütahya Sancağı Tapu Tahrir Defterinde Uşak nahiye olarak geçmekte ise de Mustafa Çetin Varlık'ın "16.Yüzyılda Kütahya Sancağı" (1980) isimli kitabında, 1513 tarihinde Uşak Kütahya Sancağının kazaları arasında gösterilmektedir. Uşak bu statüsünü 1530 tarihinde de muhafaza etmektedir.
16.yüzyılda detaylı şekilde bilgi bulabildiğimiz Uşak kazası hakkında daha sonraki yıllarda belgelere dayalı fazla bir bilgiye rastlanmamaktadır. 17.yüzyıla ait bilgiler çoğunlukla seyahatnamelerde mevcuttur. Bu yüzyılda yaşayan Katip Çelebi’nin (1605-1658) "Cıhannüma" adlı eserinde ; "Uşak, Kütahya’dan doğuya bir merhale Murat Dağı yakınında, bir dere içinde kaleli bir kasaba, 150 adet köyü bulunan mamur bir kazadır. Kasabası geniş bir ovanın doğusuna düşüp köyleri o ovada bulunmaktadır. Seccade ve halısı meşhurdur." diye bahsedilmektedir.
Uşak hakkında aynı yüzyılda yazılmış bir diğer kaynak da Evliya Çelebi'nin "Seyahatname" adlı eseridir. Bu eser Katip Çelebi'nin Cihannüma’sından daha sonraki yıllarda yazılmıştır. Verilen bilgiler kesin olmamakla birlikle Katip Çelebi'nin anlattıklarını teyit eder niteliktedir.
Seyahatname’ye göre Uşak; Kütahya Sancağı dahilinde bulunan bir kaza olup, Gevher Sultan 'Has'sıdır. Şehir, doğuda Banaz, kıble tarafında Honaz, güneyde Komar, batıda Kule, kuzeyde Gediz olmak üzere beş kapısı olan bir kale ile çevrilidir. Eserde kalenin özellikleri ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Buna göre; kalenin müstahkem olmadığı, beş arşın yükseklikte , şeklinin kare olduğu, Buğday Pazarı kapısında hendek bulunduğu ve 1598 tarihinde Uşak halkının Celali İsyanlarından dolayı bu kaleyi tuğla ve taşlarla tamir ettikleri anlatılmakladır.
Uşak. Osmanlı yönetimi altında l7 ve 18. yüzyıllarda münferit olaylar hariç uzun süre barış içinde yaşamıştır. 19. yüzyılda siyasa! açıdan sakin bir dönem geçiren Uşak canlı bir ticaret şehri haline gelmiştir. Özellikle halı ve kilimleri İzmir yoluyla İngiltere ve Fransa'ya kadar ulaşmıştır. Alaşehir-Afyon Demiryolunun 1869 yılında tamamlanmasıyla İzmir Metropolü ile Uşak arasında ulaşım kolaylaşmış ve ticari hayat daha da canlanmıştır. 19.yüzyılın ikinci yarısındaki Uşak hakkında "La Turquie d'Asie" adlı eserinde bilgi veren Vital Cuinet, evlerin büyük çoğunluğunun pişmemiş tuğladan yapıldığını, 1890 da ise hem daha sağlam hem de daha zarif olan ahşap evlerin tercih edildiğini belirtmekledir.
İzmir'in işgalinden sonra Batı Anadolu’da Gediz ve Menderes vadilerinde ilerlemeyi planlayan Yunan kuvvetleri; 25 Mayısta Manisa'yı, 29 Mayısta ise Turgutlu'yu işgal etti. Bu işgaller karşısında Alaşehir'de Kuvayı Milliye teşkilatı kuruldu. Akabinde Uşak'ta da kıpırdanmalar başladı. İzmir'in işgali sırasında 17. Kolordudan ayrılarak Uşak'a gelen Selanikli Kaymakam Fuat Bey, Yüzbaşı Hakkı Bey, ve Sökeli Hilmi Bey burada gizli bir cemiyet kurdular. Ödemiş'in 1 Haziranda istilaya uğraması üzerine Uşak'a gelen Alaşehir Mevkii Kumandanı Süleyman Sururi Bey'in Teşkilatı Mahsusa ile bir irtibatı vardı. Sururi Bey'in etkisiyle bu cemiyetin adı "Müdafaa-i Hukuk Heyeti Milliyesi" şeklinde değiştirilerek Karakol Cemiyeti ile bağlantısı sağlandı. Kuvayı Milliyeye karşı olan kaymakam ve belediye reisinin bütün baskılarına rağmen Uşak'ta milli hareket sindirilemedi.
Gizli cemiyetin çalışmaları neticesinde Salihli Cephesinden ayrılan bir bölük Eşme'den takviye alarak 17 Temmuz 1919 günü Uşak'a girdi ve şehre hakim oldu. Ardından Gediz ve Simav'da Kuvayı Milliye teşkilatı kuruldu.Kuvayı Milliyecilerin Uşak'ta hakimiyeti ele geçirmesi, İstanbul ve İşgal kuvvetlerine "Kuvayı Milliyeciler hrıstiyan nüfusa saldırdı" şeklinde aksetti. Düşman kuvvetleri İstanbul Hükümetine baskı yaparak Uşak'ta asayişin sağlanmasını istedi. Hükümet, Afyonda bulunan l 500 kişilik 23. Fırkayı Uşak'a göndermek istedi. General Milne. fırkanın Kuvayı Mılliye'ye katılabileceğin i düşünerek bunu kabul etmedi.
Eski bir ittihatçı olan İbrahim Tahlakılıc (Dalkılıç) gizli bir cemiyet olan "Müdafaa-ı Hukuk Heyet-î Mılliyesi" cemiyetinin içinde yer almadı. Hatta bu cemiyetin zarar vermesinden endişe duyarak 30 Temmuz 1919 da "Redd-i İlhak" cemiyetini kurdu. İbrahim Bey'in başkanı olduğu bu cemiyet milli kuvvetlerin halka zarar vermelerini önlediği gibi Uşak’ta Kuvayı Milliye hareketini yaygınlaştırdı.
İzmir'in işgalinin ardından Uşak'ta bu gelişmeler yaşanırken, bütün Batı Anadolu’yu kapsayacak bir üst kongre niteliğinde "Alaşehir Kongresi" 15-16 Ağustos tarihinde toplandı. Kongreye; Balıkesir, Manisa-Alaşehir, Sındırgı, Buldan, Gördes, Uşak, Ödemiş, Bozdağ, İnegöl, Denizli-Nazilli, Akhisar ve Ayvalık'tan temsilciler katıldı. Kongrede Hacım Muhittin Çarıklı başkan, Uşak temsilcisi İbrahim Bey ise Başkan yardımcısı seçildiler. II. ve III. Balıkesir kongrelerinin ardından Ekim Ayı içerisinde Uşak'ta bir kongre toplandığına dair bilgiler bulunmakla birlikte oldukça sınırlıdır. Alaşehir Kongresinde kurulması kararlaştırılan "Alaşehir Heyet-i Merkeziyesi" 14 Eylül 1919’ da ilk toplantısını yaptı. Daha sonra, Heyet-i Merkeziye Talimatnamesi’ nin 8. Maddesi olan "Heyet-i Merkeziye, karargahını kendisi için muafık göreceği mahalle nakil edebilir" hükmüne istinaden merkezini Uşak'a nakletti. Heyet-i Merkeziye Uşak'ta ilk toplantısını İbrahim Bey'in başkanlığında gerçekleştirdi. Sivas Kongresinde bütün cemiyetlerin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında toplanması karan alınmasına rağmen, Uşak'ta Heyet- i Merkeziye "Hareket- i Milliye Redd-i İlhak Cemiyeti Heyeti-i Merkeziyesi" adını korudu. Bu isimden daha önce Uşak'ta kurulan Redd-i İlhak Cemiyeti ile Heyet-i Merkeziyenin bütünleştiği anlaşılmaktadır. Uşak Heyet-i Merkeziyesinin görevi sadece cepheye asker göndermek değildi. Cephe gerisinde de ihtiyaçları gidermek için büyük gayretler sarf ediyordu.
Sivas Kongresinin toplanmasından sonra Yunan kuvvetlerinin harekete geçmesiyle İzmit, Eskişehir ve Konya livaları en hassas bölgeler haline geldi. İstanbul Hükümeti bu bölgelerde Kuvayı Milliye teşkilatının kurulmasını önlemeye calıştı. Heyet-i Temsiliye ise İstanbul Hükümetini istifaya zorlayarak bu bölgelerde gücünü arttırmak istiyordu. Bu karmaşa içinde Garbi Anadolu Umum Kuvayı Milliye Kumandanlığına Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Eskişehir Mıntıka Kumandanlığına Atıf Bey, 23. Fırka Kumandanlığına Ömer Lütfi Bey getirildiler. Harbiye Nazırı Mersinli Cemal Paşa, Batı Cephesinde yaptığı yeni düzenleme ile 23. Fırkayı Konya'da bulunan 12. Kolorduya bağladı. Heyet-i Temsiliye yaptığı çalışmalar neticesinde 23. Fırkayı kendi denetimi altına aldı.
23. Fırkanın 68. Alayı bir taburu eksik olarak Uşak'a yerleşti. 8 Ocak 1920 tarihinde 23 Fırkanın kumandanlığına Aşir Bey tayin edildi. Fırkanın içinde milis tümeni de vardı. İbrahim Bey'in isteğiyle kurulmuş olan Uşak Hücum Taburu Ocak 1920 tarihinde milis tümeninin içinde yer aldı.
Yunanlılar silah zoruyla Sevr Antlaşmasını Osmanlı Devletine kabul ettirebilmek için 22 Haziran 1920 tarihinde taarruza başladılar. Yunan kuvvetlerinin bir kolu Bursa tarafına, bir kolu da İzmir'in doğusuna doğru harekete geçti. 29 Ağustosta Uşak'ı işgal etti. Yunanlılar Uşak'a girdikleri zaman eşraftan ve köylülerden pek çoğunun evlerini yağmaladılar. Ayrıca işgal sırasında Yunan askerleri pek çok kişiyi öldürdü. Bu katliamda ne suç tespiti yapıldı ne de mahkeme kararı alındı. Yunanlılar işgalden sonra şehre yerleşmek için bazı evlere el koydular. Uşak'ta yerli halkı sindirmek gayesiyle nüfuzlu kişileri, Atina ve Yunan adalarındaki esir kamplarına sürdüler. Sürgüne gönderilen 300 kadar vatandaşımız 10-12 ay sürgünde kaldılar. Bunlar Kuvayı Milliyeye katıldıklarından dolayı sudan bahanelerle suçlandılar. 29 Ağustos 1920 de işgal edilen Uşak, iki yıl iki gün süren Yunan işgalinden 1 Eylül 1922 günü kurtuldu.
Milli mücadele yıllarında Uşak, maddi ve manevi bakımdan zarara uğramasına rağmen, Cumhuriyet Türkiyesi’nde ilk girişimlerle sanayi hamlesini başlatmıştır.
Osmanlı devrinde Hüdavendigar Vilayetinin Kütahya Sancağına bağlı bir kaza olan Uşak, 20 Nisan 1924 tarihli 491 Sayılı Teşkilat-i Esasiye Kanunu ile yapılan idari düzenlemede yine Kütahya Vilayetinin bir kazası olarak kaldı. Türkiye Cumhuriyetinin yeni idari yapısı içinde Banaz, Sivaslı, Karahallı ve Ulubey Nahiyeleri, Uşak Kazasına bağlandı. 9 Temmuz l 953 tarih ve 6129 Sayılı kanunla vilayet haline getirilen Uşak'a . Manisa ilinden Eşme ilçesi bağlandı. Nahiyeler ilçe statüsüne getirildi
|
|
TELEFONUN İCADI
1876 yılında Alexander Graham Bell telefonu icat ettiğinde, insan iletişiminde yeni bir çığır açıldı. Bell'in buluşundan önce, bir mesajı en hızlı iletmenin yolu, Mors alfabesiyle telgraf hatlarından ulaştırmaktı. Ancak telgraf kullanımında, insan sesinin teller aracılığıyla aktarılmasına olanak yoktu. Kendi dönemine göre yeni bir yöntem sayılan telgraftan önce, acil mesajların atlı ulaklar, duman işaretleri, güvercinler ve gemiler kullanılarak iletilmesi gerekiyordu. 1870'li yıllarda pek çok insan, telgrafı geliştirmek için çaba harcıyordu. Ancak Bell, tek başına ipi göğüslemeyi başardı. Bell, tüm hayatını sağırların eğitimine adamıştı. Bir yandan da telgrafı geliştirmeye ve bu sayede para kazanmaya çalışıyordu. Deneyleri sırasında, bir odadan diğerine gerdiği telin yansıttığı ses titreşimlerini duydu. Bu zayıf sesi, diğer mucitler de duymuş olsalar bile, büyük farklılığı kavrayamadıkları hemen hemen kesindi. Bell, insan kulağının titreşimleri güçlendirmesi konusundaki derin bilgilerinin yardımı ve tel aracılığıyla insan sesinin aktarılmasının mümkün olduğunu kavradı. Böylece, telefon doğdu. On yıl içerisinde, önce Amerika'ya daha sonra da tüm dünyaya yayıldı.
XIX. yüzyılın son çeyreğinde Mors telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Mors alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek...
Birincisini dubleks (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871'de guadruplex sistem haline soktu.
İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855'te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874'te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Mors makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.
Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.'ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Mors'unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti.
Telefon Baudot'nun ilk denenmesi sırasında icat edildi.
Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782'de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey'i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page'a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli fizikçi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi ve işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman fizikçi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı .
Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı ve bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı.
Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847'de Edinburg'da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması ve sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz'un "İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi" (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla nasıl sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş ve elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı.
1872'de A.B.D.'ye göç eden ve Boston Üniversitesine ses fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875'te bir telgraf maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı ve bunlardan birinin kuru bir ses çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi ve zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: "Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var." Watson şaşkın ve ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu.
Bu olay 10 Mart 1876'da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika'nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi ve bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10-12 metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878' de Hugnes mikrofon'u icat etti ve böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu.
Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, New York'ta iken Boston'daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere ve davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell'le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell'in, icadını telgraf şirketi Western Union'a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler ve rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler ve açgözlü çekişmeler almış yürümüştü.
Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. Telefon da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika'nın 35 eyaleti telefon santralına kavuşmuş ve 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922'de Halifax'da öldüğünde A.B.D. ve Kanada'daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruldu.
1876'da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şaşkınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857'de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç ve buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu.
Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. Ve kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli fotoğraf, gezegenlerarası ulaşım ve fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti ve 1877'de Bilimler Akademisine, "paleophone" adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu.
Edison'un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison'u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan "Mary had a little lamb -Mary'nin minik bir kuzusu var" şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular.
1878'in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi ve günümüzün elektrofon ve mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş ve icatlara yol açtı...
|
|
|
SINIFLANDIRMA NEDİR?
Sınıflandırmanın gereği:
Doğada çevremizde gördüğümüz tüm canlıları, ister istemez, farkında olsak da olmasak da sınıflandırırız. Örneğin; bitkiler ve hayvanlar, ağaçlar ve çalılar, kaya-taş-kum gibi ayırımlar bile bir tür sınıflandırmadır.
Sınıflandırmanın esas amacı, yeryüzünde bulunan canlıları, akrabalık ilişkilerine göre gruplandırmak ve bu sayede de düzenli bir sistem içinde çalışılmasını kolaylaştırmaktır. Bu amaca hizmet veren bilim dalı ise "Sistematik" veya "Taksonomi" olarak bilinir. Günümüzdeki sınıflandırmanın mantığında asıl dayanak, akrabalık dereceleridir. Ancak buna ek olarak vücut simetrisi, vücut boşluklarının tipi, embriyo evresinde görülen segmentasyon tipi, embriyonik gelişim evreleri, ortak kökenden gelen üyeler (kol, bacak, kanat gibi), iskelet tipi ve şekli, sindirim sisteminin tipi, larva durumları ve eşeysel özellikler gibi başka karakterlerden de yararlanılır.
Canlılar aleminde geçerli olan esas taksonomik gruplar büyükten küçüğe doğru şu şekildedir:
Regnum (alem), Divisio (bölüm), Phylum (şube), Classis (sınıf), Ordo (takım), Familia (aile/familya), Genus (cins) ve Species (tür).
Sınıflandırmanın tarihçesi:
Sınıflandırmanın temeli Aristo'ya (M.Ö.384-322) kadar uzanır. Aristo, canlıları "Bitkiler" ve "Hayvanlar" olmak üzere iki aleme ayırmıştı. Daha sonra Ernst Haeckel (1834-1919) tarafından, "Protista" adı verilen ve bütün mikroskobik canlıları içeren üçüncü bir alem olması önerilmişti. Taksonomiyi ciddi anlamda ilk defa ele alan bilim adamı ise Carl von Linneaus'dur (1707-1778). Ancak Linneaus tarafından yapılan sınıflandırma, akrabalık dereceleri konusunda çok fazla bilgi vermemesi nedeniyle "suni sınıflandırma" olarak isimlendirilmiştir.
Taksonominin modern şeklini alması, Herbert Copeland ve Robert Whittaker isimli araştırıcıların çalışmaları sonucunda gerçekleşmiştir. Copeland tarafından önerilen sınıflandırmada, Haeckel'in sınıflandırmasına ek olarak bir de "Bakteriler" alemi yer alıyordu. Copeland'in fikirlerini biraz daha geliştiren Whittaker ise, "Fungi" adı altında beşinci bir alemi sınıflandırmaya kattı.
1990 yılında ise Carl Woese isimli araştırıcı tarafından, Whittaker'ın sınıflandırması elden geçirildi ve canlılar Bacteria, Archaea ve Eucarya olmak üzere 3 "domain" altında toplandı.
|
|
KUTUPLARDA YAŞAM
KUZEY KUTUP BÖLGESİ - ARKTİKA
Matematiksel bir belirlemeye göre kutup bölgeleri kutup dönencelerinin altında ve üstünde kalan (ve her biri 21,2 milyon km² büyüklüğünde olan) yerler olarak tanımlanıyor. Bir adını da Eski Yunanca’da “ayı” anlamına gelen arktos sözcüğünden alan Kuzey Kutup Bölgesi toplam 27 milyon km²’lik bir alana yayılır. Bunun 9 milyon km’si kara, geri kalanı denizdir.
Sularla çevrili büyük bir kara parçası olan Antarktika’nın tersine, Kuzey Kutbu kısmen karalarla çevrili bir okyanustan oluşur. Akdeniz’in yaklaşık beş katı genişliğindeki Kuzey Buz Denizi, kalınlığı yer yer 30 metreyi bulan ve suyun üzerinde yüzen buzlarla kaplıdır. Akıntılar ve rüzgâr bu buz kütlelerine büyük bir basınç yapar. Bu basınçla, bazen, yüksekliği 15 metreyi bulan buz kütleleri yerinden fırlayabilir. Başka yerlerde de buz çatlar ve birbirinden ayrılır. Suda yüzen bu buz kütleleri düz ve kaygan değildir, rüzgârların üst üste yığdığı kar tepecikleriyle kaplıdır. Bankizlerin (yüzer buzlar) kenarları yaz boyunca kırılır ve böylece sağlam gövdeli gemiler kendilerine kısa bir yol açabilir.
Kuzey Kutbu’na ilk olarak 1909’da buzlar üzerinde köpekleriyle yolculuk eden ABD’li Robert Edwin Peary’nin ulaştığı sanılmaktadır. Daha sonra SSCB araştırma ekipleri buz üzerinde kamp kurarak kutup bölgesinde çalışmalar yaptı. ABD’nin nükleer denizaltısı Nautilus 1958’de buzların altından Kuzey Buz Denizi’ni aşarken, yolu üzerindeki Kuzey Kutbu’ndan da geçti.1969’da Wally Herbert önderliğindeki bir İngiliz keşif heyeti, Alaska’dan Spitzberg’e (bugün Svalbard) buzlar üzerinden giden ilk ekip oldu. Kuzey Kutbu’na denizden giderek varan ilk gemi SSCB’nin nükleer buzkıranı Arktika’ydı(1977).
Kuzey Buz Denizi’nin bir yakasında Grönland, Kanada ve Alaska, öbür yakasında SSCB ve İskandinavya yer alır. Bu deniz, Bering Boğazı ile Bering Denizi’ne ve Büyük Okyanus’a açılır. Atlas Okyanusu’na ise daha geniş bir açıklıktan geçilir. Grönland ile Kanada anakarası arasında Baffin Adası ile birçok küçük ada bulunur. İzlanda ise, gerçek Kuzey Kutup Bölgesi’nin hemen dışında yer alır.
Kuzey Kutup Bölgesi’nin toprakları çoğunlukla, bozkır ya da tundradır. Bölgede 1000’den fazla değişik bitki bulunur. Burada uzun yaz günlerinde çok hızlı büyüyen yüzerce değişik çiçek yetişir. Kuzey Kutup Bölgesi’ndeki bitkilerin tümü başka soğuk dağlık bölgelerde yetişenler gibi bodur değildir. Bölgenin yaklaşık beşte birini ot yetişmeyen çıplak dağlar kaplar.
Binlerce yıl önce Kuzey Kutup Bölgesi’nde toprak alanlar bugünkünden daha genişti. Bu, o dönemde karaların daha yüksek ya da deniz yüzeyinin daha düşük oluşuna bağlanabilir. İklim de daha ılımandı. Bazı yerlerde yoğun bir bitki örtüsü vardı ve bu bitkilerin bir bölümü tropik bölgelerdekileri andırıyordu. Bu zengin bitki örtüsü toprakaltında kalarak zamanla kömüre dönüştü. Bugün dağlar, özellikle Grönland , bütün yıl boyunca karla örtülüdür. Tundra bölgeleri ise kışın ince bir kar tabakasıyla kaplanır. Çoğu yerlerde toprak yüzeyinin hemen altı sürekli donmuş olarak kalır. Toprağın sualtında kalmadığı, çok soğuk olmayan bölgelerde tahıl ve sebze yetiştirilebildiği gibi hayvan da otlatılabilir.
Kuzey Kutup Bölgesi’nde, kömür, bakır, nikel, kalay, elmas, altın ve petrol gibi değerli madenler vardır. Alaska, Sibirya ve Kanada’nın kuzeyinde zengin petrol yatakları bulunur. Ama boru hatlarını çevreye zarar vermeyecek biçimde döşemek zorunlu olduğu için petrol ve gaz taşımacılığı pahalıdır.
İklim
Güneşin altı ay boyunca hiç doğmadığı Kuzey Kutbu bu süre içerisinde sürekli karanlıktır. Öbür altı ayda ise, güneş hiç batmaz ve yazın, gece yarısı bile kitap okunabilir. Kutup Bölgesi’nde güneşin doğuşu ve batışı çok yavaştır. Alacakaranlık uzun bir süreye yayılır. Sürekli karanlık ve sürekli aydınlık dönemler güneye inildikçe kısalır.
Burada en sıcak ayda bile deniz suyu sıcaklığı +10° C’nin üstüne çıkmaz. Arktik kara ve deniz iklimlerinin egemen olduğu bölgede yağış azdır, yılda 100 mm ile 500 mm arasında değişir. Kuru rüzgarlar ve sis, düşük sıcaklık (Grönland’da şubat ortalaması -40° C), sıcaklığın mevsimlere göre büyük değişkenlik göstermesi (+15° C ile -40° C) bu bölgenin iklim özellikleri arasındadır. 23 Eylül ile 21 Mart arasında Güneş’in hiç doğmadığı kış kutup gecesi, yılın geri kalan bölümünde ise, hiç batmadığı kutup gündüzü yaşanır.
Sıcaklığın çok düşük olmasına karşın, kutup bölgelerinin de en az tropik bölgeler kadar güneş enerjisi aldığı unutulmamalıdır. Kara bitkileri buna, çok hızlı ve karmaşık bir büyüme biçimi benimseyerek uyum sağlamıştır. Denizlerde ise yüksek oksijen ve zengin besin maddesi nedeniyle, bir de 0 derece dolayındaki deniz suyu sıcaklığı fazla değişmediği için plankton ve balık çok boldur.
Yaşamın denizlerdeki bu zenginliğine karşın, az sayıdaki buzsuz kıyı bölgesinde oldukça sınırlı olduğu gözlenir. Bitki örtüsü tundralara özgü yosunlardan, likenlerden, ardıç ağaçlarından ve cüce ak kayınlardan oluşur. Temmuz sıcaklığı 6° C’nin altına düşerse bunlar da yerlerini buz çölüne bırakırlar. Zemin 600 m derinliğe kadar donmuş durumdadır ve yazın ancak yüzeyden 10-200 m arasında bir derinliğe kadar çözülür. Donmuş zeminin altında bulunan çamur katmanı aşağı doğru akar ve her türlü inşaat çalışmasını çok zorlaştırır.
Sanılanın tersine dünyanın en soğuk bölgeleri her zaman Kuzey Kutup Dairesi içinde bulunmaz. Sibirya’da, kutup C’ ye kadar düşer. Kuzeydairesinin güneyindeki bir yerde sıcaklık bazen -67 dolayındadır. Oysa ABD’nin bazı yerleşimKutbu’nda ortalama sıcaklık -23 yerlerinde kış daha soğuk geçer.
Kuzey Kutup Bölgesi’nde yazlar da oldukça C’ ye ulaştığı görülmüştür. Denizden esensıcak geçebilir. Sıcaklığın gölgede 38 C’ ye kadar çıkar,soğuk rüzgârlardan korunan kuytu yerlerde sıcaklık sık sık 27 ama yaz mevsimi oldukça kısa sürer.
Kuzey Kutbu’nda Yaşam
Alaska, Kanada ve Grönland’daki Eskimolar bölgenin batı kesimlerinde yaşar. Geleneksel olarak yaşamlarını avcılık ve balıkçılıkla sürdüren Eskimolar, suda kayak adı verilen kanolar, kar ya da buz üzerinde ise köpeklere çektirilen kızaklar kullanırlardı. Evlerinin katı kar bloklarından yapar ya da deriden, korunaklı çadırlarda yaşarlardı. Bugün çoğu ahşap evlerde oturmaktadır. Kardan yapılma kulübeler, Kanada Eskimoları tarafından yalnızca geçici barınaklar olarak kullanılır. Geleneksel Eskimo yaşamı günümüzde büyük ölçüde yok olmuştur.
Avrupalılar, Kuzey Kutup Bölgesi’nin bazı yörelerine kalıcı yerleşim bölgeleri kurdular. Grönland’daki Dan toplulukları ve Kanada yönetimindeki ticaret merkezleri bunlara örnek gösterilebilir. SSCB’de de nüfusları 150 bine ulaşan madencilik kasabaları vardır. Kuzey Avrupa ve Asya’da Laponlar ile bazı Sibiryalı kabileler yaşar. Bu insanların bir bölümü yerleşik bir yaşam sürer.
Hayvan Yaşamı
Tarihöncesi dönemlerde Kuzey Kutup Bölgesi’nde ilginç hayvanlar yaşıyordu. Bunlardan biri de uzun, kıvrık dişleriyle, tüylü ve kocaman bir file benzeyen mamuttu. Sibirya’da hiç bozulmadan kalmış mamutlar bulunurdu. Bu hayvanların ölür ölmez dondukları, toprak kayması sonucu üzerlerinin örtüldüğü ve bu soğuk ortamda çürümeden kaldıkları sanılmaktadır.
Günümüzde tundralarda rengeyiği sürüleri otlar. Bazı bölgelerde hâlâ samur ve tilkiler kalın kürkleri için avlanmaktadır. Bölgenin öbür hayvanları arasında kurtlar, tavşanlar ve kakımlar bulunur. Bazı bölgelerde kış uykusuna yatan Amerika boz ayıları yaşar. Buzullar üzerinde yaşayan kutup ayıları ise ara sıra karaya çıkar. Kutup ayıları içinde yalnızca dişi ayılar, o da ilkbaharda yavrulayacaklarsa kış uykusuna yatar. Kutup ayılarının başlıca besini ayıbalıklarıdır.
Ayıbalıkları ve morslar suda yaşar, yavrulamak, tüy dökmek ve güneşlenmek için sürünerek buzların üstüne çıkarlar. Yaz aylarında birkaç tür balina da yiyecek bulmak için kutup bölgesine gelir. Ticaret amacıyla avlanma yüzünden balinaların sayısı çok azalmıştır.
Kuzey Kutup Bölgesi balıkçılar için bir cennettir. Irmaklar, göller som balığı ve alabalık ile doludur, denizler de morina ve halibut yönünden oldukça zengindir. Dünyada avlanan balıkların önemli bir bölümü Kuzey Kutbu’nun sularından elde edilir.
Kuzey Kutbu’nda en kuzeydeki soğuk bölgelerde bile çeşitli böcekler yaşar. Yaz aylarında arılar, sinekler, sivrisinekler ve kelebekler görülür. Kuşlar arasında kuzgun ve kar baykuşu karanlık kış boyunca bölgede kalırken, pek çok başka kuş güneye göç eder. Bunlar arasında eskiden bu bölgedeki insanların et, süt ve tüylerinden yararlandıkları ördekler, yabankazları, kuğular, martılar ve kartavuklar sayılabilir. Ayrıca, bölgede dalıcı martılar, okyanus martısı ve binlerce deniz papağanı yaşar.
ANTARKTİKA
Dünyanın beşinci büyük kıtasıdır. 14200000 km²’ lik bir alanı kaplayan bu kıta, dünyanın en soğuk ve en erişilmez yeri olan Güney Kutup Bölgesi’ndedir. Adı, Arktika’nın karşısındaki anlamına gelen Antarktika’yı ortalama 2.000 m kalınlığında büyük bir buz katmanı zırh gibi örter. Yüzeyi buzlarla kaplı olan Antarktika’nın merkezinde Güney Kutup Noktası vardır. Bir zamanlar “ulaşılamaz” diye adlandırılan kutup noktasında buzun kalınlığı 4.335 m’ yi bulur. Bu buz kütlesi 24 milyon km³’ lük hacmi ile yeryüzündeki bütün buzların yüzde 92’sini oluşturmaktadır. Kıyılarından kopan 350-600 m kalınlığındaki buz parçaları günde 1-3 m hızla ilerler ve birbiri üstüne yığılır. Bu tür yüzen yığınlardan biri olan Ross Buzlası 540.000 km’ yi bulan alanıyla neredeyse Fransa büyüklüğündedir. Gelgit olayının buzladan kopardığı büyük parçalar yüzerek çevreye dağılır. Bu tür buzdağları arasında 20.000 km² büyüklüğüne ulaşanlar olur.
Çevresinde büyük bölümü yüzen buz parçalarıyla kaplı olan Güney Okyanusu bulunur. Atlas Okyanusu, Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus’un en güney bölgeleri Antarktika’nın çevresinde birleşerek Güney Okyanusu asını alır. Yalnızca araştırma yapmak için gelen bilim adamlarının yaşadığı Güney Kutbu, Kuzey Kutbu’ndan çok daha soğuktur.
Güney Kutbu’nda yeryüzünün en soğuk ve en fırtınalı iklimi egemendir. Ortalama sıcaklık yaz aylarında -20°C’ dir ve bu, güneyden fırtınalar estiğinde -70°C’ ye kadar düşebilir. Coğrafi Güney Kutbu noktasında bulunan ABD gözlem istasyonunda yapılmış ölçümlerde sıcaklığın yıllık ortalamasının -50°C olduğu, en sıcak ayda ancak -29°C’ ye yükseldiği belirlenmiştir. Yani yeryüzünün bu en büyük buzdolabının sıcaklığı Kuzey Kutbu’ndan ortalama 22 derece daha düşüktür. Bu durum doğal olarak yaşam koşullarını etkilemektedir. Kuzey Kutbu’nda 400’e yakın çiçek açan bitki türü sayılabilirken, Güney Kutbu’nda bir tane bile olmaması bunun bir belirtisidir. Buna karşılık kıtanın kıyılarında ve açık denizlerde çok sayıda hayvan yaşar. Penguenler, martılar, foklar ve balinalar soğuk, ama besin maddesi açısından zengin Güney Kutbu denizlerindeki planktonları ve balıkları yiyerek yaşamlarını sürdürürler.
İnsanlar yüzyıllardır dünyanın güneyindeki bu bölgenin nasıl bir yer olduğunu merak ettiler. Bölgeye düzenlenen birçok keşif gezisinin sonunda Antarktika haritası aşama aşama çıkarıldı. Bugün kıtanın yüzeyi oldukça ayrıntılı olarak bilinmektedir. Ama buzun altındaki bu karanın durumu, buzun oluşum süreci, bu olağanüstü soğuk iklimde bitki ve hayvanların yaşamlarını nasıl sürdürebildikleri, buradaki iklimin dünyanın öteki bölgeleri üzerindeki etkileri gibi konularda öğrenilmesi gereken daha pek çok şey var.
Dağlar, Rüzgârlar ve Buz
Güney Kutup Noktası deniz yüzeyinden yaklaşık 3000 metre yüksekliğindeki bir platonun merkezine yakındır. Çevresinde tepeleri 5000 metreyi bulan sıradağlar uzanır. Bu dağların arasında Erebus ve Terror gibi etkin yanardağlar da vardır. Antarktika, yüzey kalınlığı yer yer 4500 metreye ulaşan, ortalama kalınlığı ise 2000 metreyi bulan bir buz tabakasıyla kaplıdır. Bu buzlar çok yavaş olarak merkezden çevreye doğru hareket eder.
Kıyının alçak ve düzgün olduğu yerlerde buzlar katmanlar halinde denize taşar; yüksek ve dağlık yerlerde ise buzullar vadilerin arasından denize akar. Böylece bütün kıtanın çevresinde, denizden 15 ile 60 metre yükseklikte sarp kayalar biçiminde yükselen buzdan büyük bir duvar oluşmuştur.
Antarktika’da bazı böcekler dışında kara hayvanı yoktur ve çok az bitkiye rastlanır. Ama kıtayı çevreleyen denizler hayvan türleri açısından son derece zengindir. Birçok balık türü, büyük balinalar ve fokların yanı sıra penguenler, martılar ve boran kuşları gibi çeşitli kuşlar vardır.
Hızı saatte 160 kilometreye erişen sert rüzgârlar bazen günlerce durmaksızın eser. Sıcaklık yazın bile (ocak ayında) genellikle donma noktasının altındadır. Martta denizler de donmaya başlayınca kışın geldiği anlaşılır. Sonra bütün kıta sıkışarak ufalanmış buz parçacıklarıyla örtülür. Rüzgârların ve okyanus akıntılarının buzlar üzerindeki baskısı sonucunda yüksekliği 5 metreyi bulan buzdan dağ sıraları oluşur ya da denizde, buzlar arasındaki geniş su kanalları birkaç dakikada kapanabilir. Büyük buzdağları akıntıların etkisiyle buz kütlelerinden kopar.
Denizdeki büyük buz kütleleri yaz aylarında erimeye başlayarak parçalanır ve karadan kopan büyük buzdağlarıyla birlikte kuzeye doğru hareket eder.
Güney Kutbu Araştırmaları
Antarktika’ya yalnızca deniz yoluyla ulaşılabilen zamanlarda araştırmacılar bölgeye denizin buzlarla kaplı olmadığı yaz mevsiminde gelir ve kışı geçirmek için bir kamp kurarlardı. İç bölgelerdeki incelemelerinin bahar ve yaz aylarında sürdürürler, böylece bir yıl sonra başka bir gemi gelip onları alıncaya kadar bilimsel çalışmalarını bitirirlerdi. Gelen araştırmacıların çoğu kamplarını Ross Denizi çevresinde kurardı. Yeni Zelanda’nın güneyine düşen ve kıtanın içlerine kadar giren bu büyük körfez, araştırmacıları Güney Kutbu’na en yakın yere ulaştırırdı. Bu denizi 1841’de İngiliz James Clark Ross keşfetti ve bölgedeki Erebus ve Terror yanardağlarına Ross’un iki keşif gemisinin adı verildi. Araştırmaların başladığı çağımıza kadar, fok avcıları dışında bölgeye pek kimse uğramadı. Norveçli Roald Amundsen 14 Aralık 1911’de Güney Kutbu’na ayak basan ilk kişi oldu. Onu 35 gün arayla, bir İngiliz araştırma grubuna başkanlık eden Kaptan Robert Scott izledi. Scott ve yanındakiler dönüş yolculuğunda öldüler.
1929’da ABD’li deniz subayı Richard Evelyn Byrd, Ross Denizi’ndeki Balinalar Körfezi’nde Küçük Amerika adını verdiği kampını kurdu. Oradan üç kişilik ekibiyle Güney Kutbu’na giden ilk insan oldu.
Kıtanın öbür yanında kalan Weddell Denizi, yoğun buz kütleleriyle gemilere geçit vermediği için, daha az sayıda araştırmacı tarafından incelenebildi. Kıtanın bu bölgesinin bir bölümünü 1928’de Sir Hubert Wilkins araştırdı. Wilkins ayrıca Antarktika üzerinde uçan ilk araştırmacıydı. Yedi yıl sonra ABD’li Lincoln Ellsworth kıtayı bir uçtan öteki uca uçakla geçmeyi başararak Weddell Denizi’nden Balinalar Körfezi’ne ulaştı.
Kıtayla ilgili araştırmalarda en büyük ilerleme 1957-58 Uluslararası Jeofizik Yılı’nda gerçekleşti. Bu araştırmaya 12 ülke 50’den çok bilimsel araştırma istasyonuyla katıldı. ABD istasyonlarından birini tam Güney Kutbu’nda kurdu. Aynı dönemde İngiliz araştırmacı Sir Vivian Fuchs da, ilk kez Weddell Denizi’nden Ross Denizi’ne kadar bütün kıtayı aşarak Antarktika’nın her yanını araştırdı. Uluslar arası Jeofizik Yılı’ndan sonra da, aralarında SSCB’nin de bulunduğu birçok ülke Güney Kutbu’nda bilimsel çalışmalar yapmayı sürdürdü.
Buradaki hava koşullarının incelenmesi, yapılan araştırmalar, harita çizimleri ve jeolojik bulgular Antarktika’nın bir zamanlar Gondwanaland’ın bir parçası olduğu görüşünü desteklemektedir. Gondwanaland, bugün bildiğimiz güney yarıküredeki kıtalara birleşik olduğu düşünülen, ilkçağlardaki dev kıtanın adıdır.
Birçok ülke Antarktika’nın çeşitli bölgeleri üzerinde hak iddia etmektedir. Buzun altında kömür, bakır, kurşun ve başka maden yatakları vardır. Ne var ki, bunların çıkarılması ve başka bölgelere ulaştırılması çok güç olduğu için Antarktika daha uzun bir süre ekonomik bakımdan fazla değer taşımayacaktır. 1959’un sonunda 12 ülke Antarktika Antlaşması’nı imzaladı. Buna göre, kıta topraklarından yalnızca barışçıl amaçlarla yararlanılabilecek, burada askeri üs kurulamayacak ve silah denemeleri yapılamayacaktır. Ayrıca Antarktika’daki araştırmalardan elde edilen bilimsel sonuçların değiş tokuşu konusunda da anlaşmaya varılmıştır.
Göçebe Avcılar ve Toplayıcılar
Kuzey Kutup Bölgesi Yerlileri, Amerika’da Eskimolar ve Aleutlar, Avrupa ve Asya’da Laponlar ve Doğu Yaklar’ dır. Bunlar avcı ve toplayıcı olarak Taş Çağı’ndakine benzeyen göçebe bir yasam sürerler. Buradaki yaşama koşullarına en iyi uyum sağlamış olan Eskimolar, aynı zamanda en kuzeye kadar yayılmış olan halktır. Uygar ülkelerin kutup bölgelerine el atmaları, özellikle Spitzbergen’ deki uranyum, titanyum ve kömür, Alaska’daki petrol ve doğal gaz kaynaklarını işletmek istemeleri, doğaya bağlı olarak yaşayan Eskimolar’ ın yaşam olanaklarını sınırlamıştır. ABD ve Rusya da Kuzey Kutbu’nu işgal etmiş, yoğun bir sivil ve askeri üsler ağı ile kaplamışlardır. Amerikan atom denizaltısı “Nautilus” ilk kez 1958’de Kuzey Kutbu’nu örten 2-15 m kalınlığındaki buz katmanının altından geçerek bir uçtan ötekine 3.000 km yol almıştır. Kutupların paylaşılmasında her ülkeye, kendi sınırlarının en dış iki noktasından Kuzey Kutup noktasına çizilen iki doğru arasında kalan parçasının verilmesi ilkesi uygulanır.
ESKİMOLAR
Kanada, Sibirya, Grönland, Alaska gibi Kuzey Kutup Bölgesi’ne yakın kesimlerde yaşayan insanlara verilen addır. Bazı Amerika Yerlileri Eskimo sözcüğünü “yabancı” anlamında da kullanır. Bugün yeryüzünde Grönland’da 40 bin, Kuzey Kanada’da 23500, Alaska’da 35 bin ve SSCB’de 1500 olmak üzere 100 bin dolayında Eskimo yaşamaktadır.
Geleneksel Eskimo Toplumu
Eskimoların ataları, bundan 10-15 bin yıl kadar önce Sibirya ile Alaska’nın birleşik olduğu dönemde, Asya’dan Kuzey Amerika’ya göç etmişlerdi. Eskimolar binlerce yıl boyunca, hiçbir bitkinin yetişmediği soğuk bölgelerde balıkçılık, avcılık ve toplayıcılıkla geçindiler. Rengeyiği, fok, balina ve balık avlamak için oradan oraya dolaşmak zorundaydılar. Avlarını zıpkın, mızrak ve okla yakalarlardı. Eskimoların kendilerine özgü ilginç avlama yöntemleri vardı. Örneğin, buz altında yüzen fokların soluk almak için bir hava deliğine gereksinmesi olduğunu bilirlerdi. Fokun soluğuyla ısıtarak buz tabakasında açtığı deliği bulan avcı deliğin kenarında bekler ve hava almak için deliğin altına gelen foku mızrağını saplayarak öldürürdü. Yazları ağ ve zıpkınlarla avlanan Eskimolar, kışın deniz donduğunda buzda delikler açıp oltalarını suya sarkıtırlardı.
Eskimolar avladıkları hayvanın etini kurutarak ya da dondurarak saklar ve çoğunlukla çiğ olarak yerlerdi. Derisinden giysi ve çadır; kas kirişlerinden dikiş ipliği; kemiklerinden iğne ve zıpkın kancası yapar; yağını da aydınlanma ve ısınmada kullanırlardı. Giysileri fok derisinden olur, hava durumuna göre kürkün ya içini ya dışını kullanırlardı. Oyarak biçimlendirdikleri küçük heykelcikler ve takılar yaparlardı.
Katı kar bloklarından kubbe biçiminde olan Eskimo evlerinin duvarları derilerle kaplanır; evlere, rüzgârı kesmek için yapılan, dönemeçli bir koridordan girilirdi. Irmak ağızlarında ya da sıcak su akıntılarından etkilenen yerlerde ise deri çadırlarda ya da ahşap kulübelerde yaşarlardı.
Kuzey Kutbu’nda ağaç, yakılamayacak kadar değerli olduğundan Eskimolar balina ve fok gibi hayvanların yağını yakacak olarak kullanırlardı. Uzun kış gecelerinde eskiden yağ kandilleri, sonraları gezginlerin getirdiği gaz lambalarını kullandılar.
Eskimolar karada, köpeklerin çektiği kızaklarla yolculuk ederler; denizde ise hayvan derisinden yapılmış, kanoya benzeyen kayıklar kullanırlardı. Batı Grönland’da ve öteki yerleşim bölgelerinde, balina avlamada ve taşıyıcılıkta daha geniş kayıklardan yararlanırlardı. Eskimolar yaşamlarını sürdürmek için, bulundukları bölgenin sert iklimine uyum sağlamakta çok başarılı olmuşlardır.
Günümüz Eskimo Toplumu
Son yüzyılda Eskimoların yaşamında oldukça önemli değişiklikler oldu. Eskimoların yerleşim bölgelerine gelen Avrupalı tüccarlar ve misyonerler gelenek ve göreneklerini de birlikte getirdiler. Eskimolar avladıkları hayvanların postlarını Avrupalıların getirdiği yeni ürünlerle takasa etmeye, tüfek ve tahta kayıklar kullanmaya başladılar. Eskimolar arasında Hıristiyanlık dinini yaymaya çalışan misyonerler, Eskimo dilini yazıya dökerek özel bir alfabe geliştirdiler. Bu alfabe bugün Kanada’daki Eskimo gazetelerinde kullanılmaktadır. Kanada’nın kuzeyinde yaşayan Eskimoları Kanada yönetimi yerleşik bir yaşama özendirmeye çalışmıştır.
Avrupalıların etkisiyle gelenek ve göreneklerinin çoğunu yitiren Eskimoların bir bölümü bugün çağdaş mobilya ve gereçlerle donattıkları prefabrik evlerde yaşıyor, köpeklerin çektiği kızaklar yerine kar otosu, motorlu kızak ve motorlu kayaklar kullanıyorlar. Yalnızca yemek için avlanıyor, hayvan postları yerine hazır giysiler giyiyorlar. Bütün bunları satın almak için paraya gereksinim duyan Eskimolar, eskisi gibi avcılık, balıkçılık yapacak yerde artık petrol rafinerilerinde ve madenlerde işçi olarak çalışıyorlar.
Eskimoların Kimlik Arayışı
Bununla birlikte Grönland ve Labrador’da yaşayan Eskimolar arasında morina, fok ve mors avcılığı hâlâ sürüyor. Kuzey Alaska’da yaşayan Eskimolar 54 tonluk balinaları avlamakla ünlüler. Günümüzde Avrupalıların getirdiği yeni yaşam biçimine ve kentlere uyum sağlamakta güçlük çeken Eskimolar arasında içki bağımlılarının sayısının gittikçe attığı gözleniyor. Avrupalılarla kurulan ilişkiler, kızamık ve grip gibi bulaşıcı ve ölümcül hastalıkları da beraberinde getirdi. Tüm olumsuzluklara karşın Eskimolar gelenek ve göreneklerini korumaya çalışıyorlar. Danimarka'’a bağlı birada olan Grönland’da yaşayanlar ise kendi parlementolarını kurarak içişlerinde özerk olmayı başarmışlardır.
Avrupa dillerinden çok faklı olan Eskimo dili, birçok yerel lehçeyi içerir. Bu nedenle başka başka yerlerde oturan Eskimolar birbirlerini anlamakta güçlük çekerler. Ne var ki, Avrupalılarla olan ilişkiler Eskimo diline Avrupa dillerinden birçok yeni sözcüğün girmesine yol açmıştır. Bugün kullandığımız anorak gibi sözcükler ise Eskimo dilinden batıya geçmiştir. Eskimolar çocuklarını Avrupa dillerinde eğitim veren okullara göndermekle birlikte, kimliklerinin korumak için kendi dillerinin kullanılmasında ısrarlıdırlar. Gelenek ve göreneklerinin korunması Eskimolar için önemlidir. Bu nedenle erkek çocuklara, bugün de avcılıkta konaklama yeri olarak kullanılan eski Eskimo evleri gibi barınakların nasıl yapıldığı, avlanacak hayvanların ne gibi alışkanlıkları olduğu öğretilir. Kızlar ise hayvan postlarından giysi dikmeyi ve güzel dokumalar yapmayı öğrenirler.
ESKİMOLAR NASIL YAŞIYORLARDI?
"Eskimo," sayısız toplumun (Allivik, Copper, Netsilik, Polar, Iglulik, Aleut, Chukchi, Koryak, Cugach, Kobuk) obalar biçiminde örgütlenerek Kanada'dan Alaska'ya, Grönland'dan Kuzey Asya'ya, Kuzey kutbun dört bir yanına yayılmış fiziksel görünüşleri, dilleri, mitolojileri, sanatları, üretim araçları ve üretim ilişkileri bakımından büyük benzerlik gösteren toplumların genel adıdır. Kimi Eskimo toplumların dilinde "Eskimo" terimi melek anlamına yakın düşüyor. Her bir Eskimo toplumunun kendi iç evriminin getirdiği ve yörelerindeki başka halklardan etkilenmeleriyle edindikleri farkların dışında genel karakteristikleri birbirine çok benziyor.
Eskimolar 12 000 yıl öncesine kadar hüküm sürmüş avcı-derleyiciliğin yakın zamana dek kendini koruyabilmiş örneklerinden biridir. Ama tüm toplumun sürekli göçer olduğu derleyici-avcılardan farklılıkla Eskimo avcıları onlarca kilometre kamp yerinden açılır, belirledikleri av bölgesinde bir kaç hafta kalır, yeterince avlandıktan sonra eti kurutup, köpeklerin çektikleri kızaklarıyla konak yerine taşırlar. Konaklama yerindeki topluluk kimi kez tek aileye kadar inebilir. Geçimleri hemen tümüyle denize ve deniz memelilerine bağlıdır. Yakın geçmişlerine dek orman ürünlerinden yararlanmayan tek derleyici-avcı halk onlardı. Sıcaklığın eksi altmış derecenin altına düştüğü ormansız coğrafya koşullarında, geliştirdikleri teknolojinin diğer derleyici-avcı toplumlarla kıyaslandığında belirgin üstünlüğü göz kamaştırıcıdır.
Kimi Eskimo toplumlarında kadınlar ayı ve fok balığı avına katılıyorlar. Örneğin, sandalla avlanırken kadın sandalın dengelenmesi işini üstlenir, erkek zıpkın fırlatır. Ama avcılık asıl olarak erkeğin işidir. Avcılığın hakim geçim yolu olmasının maddi etkisi kendini erkek nüfusa verilen önemde belli eder. Yeni doğmuş kız bebeklerin öldürülmesi Eskimoların yaygın pratikleri olagelmiş. Erkek nüfusunun daha büyük olması eşleşme biçimlerine etkir. Çok kocalı evlilik yaygındır. Bekleneceği gibi çatışmaların temel konusu çocukları doğuran, emziren, büyüten, yiyeceği yenmeye hazırlayan, deriyi tabaklayıp giysi üreten, sepet ören kadınlardır: Kadınlar üzerindeki bu çatışmalı ilişki biçimleriyle karşılaştırılırsa, Eskimolar doğal ve üretilmiş zenginlik üzerinde pek az anlaşmazlığa düşerler. Kara ve deniz hayvanlarının avlandığı arazi üzerinde ya da yerleşim alanı üzerinde kişilerin ya da toplumların birbirleri karşısında ayrıcalıklı hakları yoktur. Her toplumun tanımlı bir toprağı bulunmakla birlikte kesin siniri belirlenmemiştir.
"Beyaz balina gibi büyük hayvanlar hakiki ortak mülkiyettir, herkesin ne gereksiniyorsa alma hakkı vardır; bu düzen kıtlık sırasında tüm yiyecekler için geçerlidir."(*) "Açlık ve bolluk paylaşılır." maksimi Eskimoların bölüşüm ilişkilerinde birbirlerine karşı takındıkları moral tavrı yetkinlikle ifade ediyor.
Obalar arası ziyaretler armağanlaşma şenliği gibidir. Armağan vermek, verilen kişiyi akraba yakınlığına yükseltir. Caribou Eskimoları armağanlaştıklarına akraba olmasalar bile "yeğen" derler. Kuzey Alaska kıyı Eskimolarının yaşama koşulları Kuzeybatı Amerika kıyı Kızılderililerine benzer ve onlardan kültürce kuvvetle etkilenmişlerdir. Onlar gibi görece oturgan bir yerleşim örüntüsü sergilerler. Kimi aileler av ve kara memelilerini avlamak için yaz kamplarına taşınırlar, diğerleri kış köylerinde kalıp deniz memelilerini avlarlar. Eskimolarda şeflik kurumsallaşmamıştır. Çalışkanlığıyla, cömertliğiyle, ustalığıyla, konuşmacılığıyla, deneyimliliğiyle ve barışçılığıyla toplumsal saygınlık kazanan kişi önder konumundadır; öğüdü dinlenir fakat itaat edilmez. Ama Alaska Eskimolarında durum biraz değişik. Oba içerindeki en geniş aile başı tüm obaya önderlik ediyor. Daha çok birikim yapan ve birikimini cömertçe dağıtan geniş aile diğerleri arasından sivrilir. Bölüşüm, kendisinin ve ailesinin özel ayrıcalığı olmayan şef tarafından tüm obayı oluşturan bireyler arasında yapılır. Şef şenlikler düzenler, ritüel ve törenleri yönetir. Örneğin Aliutların cenaze şölenlerinde, şölene katılanlar yıllarca biriktirdikleri kürk, çeşitli araç gereç gibi zenginliklerini birbirlerine armağan ederler. Bu şölenler Kuzeybatı Kıyı Kızılderililerinin potlaç senliklerini andırır; en fazla veren, en yüksek toplumsal prestij edinir.
Eskimolarda Uslamlama süreci maddi olan ile hayali olanı birlikte kuşatır. Polar Eskimosu söyle düşünür: "Ayılar yoktur, çünkü buz yoktur; buz yoktur çünkü yeterli rüzgar yoktur; çok rüzgar yoktur, çünkü töreye aykırı davrandık."(**) Mitleri, tabuları bu tür düşünüş örnekleriyle doludur.
XVIII. yüzyıldan bu yana Rus işgaline uğrayan Alaska Eskimoları gibi hepsi sınıflı toplumların hışmına uğramış. Artık kar evler inşa etmiyorlar, metal araç gereç kullanıyorlar, parayla alışveriş yapıyorlar, geleneklerinin inançlarının bir çoğunu korumakla birlikte, eşitlikçi ortaklaşmacı davranış biçimlerini zayıflatıp giderek bize benziyorlar.
(*) Birket-Smith, Kaj. 1959. The Eskimos. Tr. W. E. Calvert. London: Methuen & Co. Ltd. s.146 (**) Birket-Smith, Kaj. 1959. The Eskimos. Tr. W. E. Calvert. London: Methuen & Co. Ltd. s.150
KUTUP AYISI
Kutup ayısı (Ursus maritimus) kürkü bütünüyle beyaz olan tek ayı türüdür. Kuzey Kutbu’nda yaşayan bu ayının tabanları, buz üzerinde kaymadan yürümesini sağlayacak biçimde kürklerle kaplıdır. Parmak aralarının ördek ayağı gibi perdeli olması da yüzmesine yardımcı olur. En iri ayılardan biri olan kutup ayısının ağırlığı 700 kilogramı aşabilir. Öbür ayılardan farklı olarak yalnız etle beslenme alışkanlığındadır; en çok da morsları ve fokları yer. Sombalığını da çok seven kutup ayısı yalnız yaz aylarında av bulamadığı için meyve yemek zorunda kalır.
En saldırgan hayvan
Kutup ayılarının koku alma duyusu çok özel. Yaklaşık 30 kilometreden fok kokusunu alıyorlar. Kısa zaman aralıkları ile burnunu rüzgara doğru kaldırıp, havadaki değişimleri ve fırtınaları bile bu yolla önceden algılayabiliyor. İsterse kilometrelerce mesafe kat edebiliyor. Kutup ayıları aynı zamanda, mükemmel yüzücü ve dalgıçlar. Ve kutup ayıları dünyanın en saldırgan hayvanları. Kafaları ile santimetrelerce kalınlıktaki buzu kırabiliyorlar. Fokların hava almak için açtıkları deliklerin biraz uzağına yatıp, ellerini birleştirerek saatlerce bekliyorlar. Bir kutup ayısı, fok, delikten başını uzattığı anda sıçrayıp onu bu küçücük delikten yukarıya çekebilir. Yatay olarak 5 metre sıçrayabilir.
Sıcaklayınca buz banyosu yapar
Büyük bir ustalıkla avının derisini soyar ve vücudu yağla kaplı olan fokun sadece yağını yer. Fokun diğer parçaları da boşa gitmez çünkü az sonra avı uzaktan izleyen kutup tilkisi, ayı oradan ayrılır ayrılmaz gelir ve avın geri kalanını yer. Kutup ayılarının vücut ısıları alışılmışın üzerine çıkarsa kendilerini tekrar soğutabilmek için karınlarının üzerine buza uzanıyor veya bir buz banyosu yapıp karın üstüne kıvrılıyorlar. Kutup ayıları için yatacak yer sorunu yok. Her yer onlar için yatak olabiliyor. Vücudundaki 3 kalın izolasyon katı, ısı kaybını hissedilmeyecek düzeye indiriyor. Öyle ki üzerlerine düşen hiç bir kar tanesi bile erimiyor. Ayrıca kalori yönünden çok zengin olan fok yağının da bu dayanıklılıkta payı var.
Eksi 50 derecede yaşayabiliyorlar
Kutup ayıları eksi 50 dereceyi bulan soğukta yaşayabiliyor ve donma derecesindeki okyanusta yüzebiliyor. Kar fırtınalarında ise kendilerini, bir kar çukuru kazarak saklıyorlar.
Uykudan uyanınca zevkle gerinip esneyen Kutup ayıları, çevrelerinde alışılagelmişin dışında bir şey sezdiklerinde ve yavrularını korumak için iki ayak üstüne dikiliyor. Bunu çevreyi daha iyi görebilmek ve gözdağı verebilmek için yapıyor. Bu sırada boyu 3 metre 30 santime kadar ulaşıyor. Fakat bu kadar güçlü ve büyük oldukları halde başlıca besinleri olan foku bulamadıkları koşulda açlık onları fare avına bile yöneltebilir.
Kutup ayıları 500 gr doğuyor
Dişi kutup ayısı güz sonuna doğru iyice beslenerek yağlanır ve ağırlıkları yarım kilogramı bile bulmayan minicik yavrular doğurmak üzere bir mağaraya çekilir. Bahara kadar mağarada kalır ve kendisi hiçbir şey yemeden yalnız yavrularını besler.
Dişi ayılar yavrularına çok düşkün. Hamilelik sürecinin yaklaşık son bir ayını kendi kazdığı kar mağarasına girerek geçiren dişi, bu süre içinde hiç bir şey yemez. Fakat bu sırada yavrusu için yağ oranı yüksek (%33) ve besleyici bir süt üretir. Bu süt balıkyağı tadındadır ve fok kokar. Ortalama 400-450 kg ağırlığındaki dişi ayı hamilelik sırasında 90 kg'a kadar düşebilir. Doğan ve büyüdüğünde yüzlerce kilo ağırlığa ulaşacak olan yavru ise doğduğu anda sadece 500gr'dır. Gözlerinin açılması ve tüylerinin uzaması bir buçuk ayı bulur. Yavrular et yemeğe başladıktan sonra bile 1,5 yaşına kadar süt emmeye devam eder.
Kuzey Kutbu’nda yaşayanlar eti, yağı ve postu için yüzyıllarca kutup ayılarını avladılar. 20. yüzyılın ikinci yarısında bunlara, başka yörelerden gelen ve ayılara uzun menzilli tüfeklerle helikopterlerden ateş açan yeni avcılar katıldı. Böylece binlerce kutup ayısı öldürüldü. 1970’lerin başında kutup ayılarının sayısının 20.000’e kadar düştüğü tahmin ediliyordu. 1973’te çevre korumacıların öncülüğüyle kutup ayıları, Kuzey Kutup Dairesi’ne sınırı olan bütün ülkelerin ortak koruması altına alındı. Bugün, kutuplarda yaşayan Eskimolar ve bilimsel araştırmacılar dışında herhangi bir avcının kutup ayısı avlaması yasaktır.
KUTUP SUMRUSU
Sumrular martılara akraba olmakla birlikte, ince yapıları ve kırlangıcı andıran görünüşlerinden ötürü denizkırlangıcı adıyla da tanınırlar. Çoğunun kuyruğu uzun ve çatallıdır. Uzunlukları 20-55 cm arasında değişir. Uçarken son derece zarif görünürler. Denize ender olarak konar, uçarken birdenbire pike yapıp suya dalarak balıkları ve yumuşakçaları avlarlar. Büyük ölçüde kıyılarda, koloni halinde üreyen bu kuşların yuvaları çoğu kez güvenliklerini sağlayabilecek ıssız adaların üzerindedir. Her türün kendine özgü bir ötüşü vardır. Çoğu, martılar gibi gri ve beyaz, bazıları siyah ya da siyah ve beyazdır.
Kutup sumrusu ve bayağı sumru yaklaşık aynı irilikte ve kırmızı bacaklıdır. Ama gagaları, kutup sumrusunda (Sterna paradisaea) tümüyle koyu kırmızı, bayağı sumruda (Sterna hirundo) ise açık kırmızı ve siyah uçludur. Kutup sumrusu son derece güçlü bir uçucudur. Bu kuş en uzun göç yolculuğuna çıkarak Kuzey Kutup Bölgesi ile Antarktika arasında gidip gelir. Bayağı sumru kuzey yarıkürenin genellikle ılıman bölgelerinde ürer ve kışı güney yarıkürede geçirir. Yazın Türkiye’nin kıyılarında ve sulak iç kesimlerinde de görülür. Her iki türün uzunluğu 35 cm dolayındadır.
KUTUP TAVŞANI
Tavşanlar uzun kulaklı, kısa kuyruklu, yumuşak postlu, ürkek ve çevik memelilerdir. Yakın akrabaları olan adatavşanlarına çok benzerler. Ama genellikle gövdeleri daha iri, kulakları ve arka bacakları daha uzundur. Yavruları tüylü ve gözleri açık doğar. Doğduktan hemen sonra hoplaya zıplaya koşmaya başlarlar. Ama adatavşanlarının yavruları tüysüz ve gözleri kapalı doğar.
Adatavşanları gibi tavşanların da altta bir, üstte iki çift, sürekli büyüyen kesicidişi vardır. Bu dişler kemiricilerde olduğu gibi kullanıldıkça aşınıp keskinleşir. Tavşanlar yırtıcı hayvanların ve insanların sürekli tehdidi altında olduğundan dolaşmak için genellikle alacakaranlığı ya da geceyi beklerler. Görme, koku alma ve işitme duyuları çok gelişmiştir. Bu duyuları sayesinde tehlikeyi hemen sezer, korunmak için bir yere siner ya da koşup kaçarlar. Av köpekleri tarafından kovalanırken kendi izleri üzerinden tekrar geçtikten sonra olabildiğince uzağa sıçrarlar. Koşu sırasında arka bacaklarını burnunun yanına gelecek kadar öne uzatıp yeri iterek büyük bir hız kazanırlar. Tavşanların arka ayaklarını yere vurarak türdeşlerini tehlikeye karşı uyardıkları söylenmektedir.
Tavşanlar ağaçların yumuşak kabuklarından otlara kadar değişen çok çeşitli bitkisel maddeleri yer. Adatavşanlarından farklı olarak oyuk açmaz ve genellikle gruplar halinde yaşamazlar. Çalılık ya da fundalıklar arasına gizlenmiş, bir çeşit yatağa benzer yuvaları vardır. Dişi yılda 2-3 kez ve her batında 2-5 yavru doğurur. Dişiler kısa bir düre sonra yavrularını ayırıp ayrı yerlere yerleştirir ve geceleri gelerek emzirir. Erkek tavşanlar çiftleşme mevsiminde çok hareketlenir. Kuzey yarıkürede mart ayına rastlayan bu dönem boyunca ortalarda koşan, sıçrayan, birbiriyle dövüşen erkek tavşanlara çok rastlanır.
Yeryüzünün birçok yerine yayılmış yaklaşık 30 tavşan türü vardır. Tavşanlar Avustralya’ya sonradan götürülmüştür. En iyi bilinen tavşan türü Avrasya ve Afrika’da bulunan bayağı tavşandır. (Lepus europaeus). Bu tür Türkiye’de oldukça yaygındır. Avrasya’nın Kuzey Kutbu’na yakın kesimlerinde yaşayan kar tavşanı (Lepus timidus) ve Kuzey Kutup tavşanı (Lepus arcticus) kışın tümüyle beyaz tüylere bürünür.
KUTUP TİLKİSİ
Tilkilerin tür sayısı 20’yi aşar. Köpekgillerin (Canidae familyası) üyesi olan bu yırtıcı memeliler renkleri dışında hem görünüşleri, hem de davranışları bakımından birbirlerine çok benzer. Genellikle yerdeki oyuklarda barınır, geceleri kuşları, fareleri, tavşanları, kümes hayvanlarını ve kurbağaları avlamak için dışarı çıkarlar. Ayrıca yumuşak meyveleri, solucan ve böcekleri, kısacası bulabildikleri hemen her şeyi yerler. Dişiler genellikle ilkbaharda, bir batında 4-6 yavru doğurur. Yavruların gözleri yaklaşık ilk iki hafta boyunca kapalıdır.
Tilkiler yeryüzünün hemen her yerinde bulunur. Günümüzde her kıtada yaşamaktadırlar. Avustralya’ya ilk Avrupalı göçmenler tarafından tavşanların sayısını azaltmak için götürülmüşlerdir.
Kuzey Kutbu çevresindeki ülkelerde yaşayan kutup tilkisi (Alopex lagopus) bayağı tilkiye göre daha kısa ve kalın yapılıdır. Yazın postunun üst bölümleri kahverengi, kışın postu tümüyle beyazdır. Kutup tilkisinin farklı renkte bir çeşidi olan mavi tilki ise yaz kış mavimsi gri tüylüdür.
LEMMİNGLER
Lemmingler Kuzey Amerika ve Avrasya’nın dağları ile kutba yakın bölgelerinde yaşayan, fareye benzer küçük kemirici memelilerdir.
Yaklaşık 13 cm uzunluğundaki Norveç lemminginin (Lemmus lemmus) başı iri, gövdesi toplu, postu sarımsı kahverengi ve koyu kahverengi ya da siyah beneklidir. Yapraklar ve ağaç kabuklarıyla beslenen, kışın karın altındaki oyuklarda barınan bu küçük hayvan canlı, atak ve kavgacıdır; rahatsız edildiğinde bir taşın üstünde dikilerek tıslar. Lemminglerin üremesi çok hızlıdır. Dişiler yılda en azından 10 yavru doğurur. Yavrular için hazırladıkları ottan yuvalar kıllarla döşenmiştir.
Lemminglerin sayısı 3-4 yıllık aralarla öylesine artar ki, yiyecekleri iyice kıtlaşır ve merkezden dört bir yana doğru kitlesel olarak göç ederler. Göç sırasında genellikle gündüzleri beslenip uyur, geceleri yol alırlar. İlerlerken onları hiçbir zorluk yıldırmaz. Kırsal alanlara yayılan bu büyük göçe yırtıcı kuşlar ve memeliler de katılır. Lemminglerin sayıları aşırı arttığı zaman davranışlarında önemli değişiklikler görülür. Genellikle suda sakınırken göç sırasında ırmakları geçir, kasaba ve köylere bile girerler. Deniz kıyısına ulaştıklarında binlercesi denize atlar, yorgun düşüp boğuluncaya kadar yüzerler.
Lemminglerin “intihar yüzüşü” hakkında değişik görüşler vardır. Örneğin Baltık ve Kuzey denizlerinin günümüze göre daha dar olduğu çok eski dönemlerde, lemmingler her iki denizi de yüzüp geçerek besinin bol olduğu topraklara ulaşabiliyorlardı. Oysa bugün aynı amaç doğrultusunda yüzmeye yönelmekte, ama artık çok uzun olan denizyolunu aşamamaktadırlar.
MİSK ÖKÜZÜ
Misk öküzü, adını postundan yayılan misk geyiğininkine benzer keskin kokudan alır. Misk öküzü (Ovibos moschatus) keçi, koyun ve sığır gibi geviş getiren memeliler grubunun bir üyesidir. Kanada’nın kuzeyinde ve Grönland’da yaşar.
Misk öküzlerinin boynuzları alışılmadık bir biçimde gelişmiştir. Erkeklerin geniş tabanlı boynuzları başın orta çizgisinden yanlara doğru çıkar ve önce aşağı doğru yöneldikten sonra uçları yukarıya kıvrılır. Boynuzlar dişilerde daha küçüktür. Misk öküzü uzunluğu yaklaşık 30 santimetreyi bulan sarımsı kahverengi kaba kıllarla örtülüdür. Bu kıllar hayvanın omuz bölgesinde bir hörgüç izlenimi yaratacak ölçüde sık ve kabarıktır. Kaba kılların altında yazın dökülen, açık kahverengi ince ve yumuşak tüyler bulunur. Erkeklerin omuz yüksekliği 1,5 metreye, ağırlığı 400 kilograma ulaşabilir. Dişiler daha küçük yapılıdır.
Misk öküzleri göz alabildiğine uzanan donmuş ve ağaçsız tundralarda, eskiden 20-80 bireyin oluşturduğu sürüler halinde dolaşıyordu. Günümüzde hem sayıları oldukça azalmış, hem de oluşturdukları sürüler küçülmüştür. Misk öküzleri yazın otları ve küçük sürgünleri, kışın ise yosun ve likenleri yerler. Sürü saldırıya uğradığında, misk öküzleri yavrularını içerde bırakacak biçimde bir çember oluştururlar. Kurt saldırılarına karşı son derece etkili olan bu savunma yöntemi ne yazık ki, ateşli silahlarla donanmış avcılar tarafından kolayca yok edilmelerine yol açmaktadır. Et ve süt verimlerinin yüksek oluşunun yanı sıra yazın dökülen yün özelliğindeki tüyleri, sıcak tutan yumuşak giysilerin yapılmasına elverişlidir.
Mors, foklara ve deniz aslanlarına akraba olan bir deniz memelisidir. Birbirlerine az çok benzeyen bu hayvanlar arasında yalnız morsun (Odobenus rosmarus) üst köpekdişleri ağzından taşıp aşağı doğru uzadığından ayırt edilmesi çok kolaydır. Erişkin erkeklerin üst köpekdişleri yaklaşık 1 metre uzunluğa ve ağırlıkları yaklaşık 5 kilograma ulaşabilir. Erkek ve dişilerin ağızlarını üstten çevreleyen sert kıllardan oluşmuş “posbıyıkları” vardır.
Morslar yalnız Kuzey Kutup Bölgesi’nde ve genellikle kıyıya yakın kesimlerde ya da buz kütleleri üstünde toplu halde yaşarlar. Bir sürü içindeki sayıları 100’ü aşabilir. Erkeklerin uzunluğu bazen 3,5 metreyi aşarken ağırlığı 1.300 kilograma ulaşır. Dişiler çok daha küçük yapılıdır. Morsun kulakkepçesi yoktur. Yuvarlak başı, iyice kalınlaşmış boynuna ve iri gövdesine göre çok küçüktür. Yaşı ilerledikçe kıvrımlı derisi hemen hemen tüm kıllarını yitirir.
Morsların ayakları yassılaşarak yüzmeye uyarlanmıştır. Birbirinden ayrık olan arka yüzgeç ayakları karada ilerlemelerine yardımcı olur. Karada zorlukla ve sürünerek hareket ederken, denize girdiklerinde ustaca ve çok güzel yüzerler.
Morsun başlıca besin kaynağı kabuklular ve midye gibi yumuşakçalardır. Bu hayvanları çamurlu diplerden ve tutundukları yerlerden uzun dişleriyle kazıyıp çıkarırlar. Morslar nisan ve mayıs ayları arasında ürer ve 15 gün kadar yiyip içmeden karada kalırlar. Dişi mors bir batında tek bir yavru doğurur ve yavrusuna iki yıl boyunca tek başına bakar.
Eskimolar avladıkları morsların etini yemekte, yağını hem yakıt, hem de besin olarak kullanmaktadırlar. Morsun derisi ve özellikle uzun köpekdişleri de değerlidir.
Yüzyıllardır dişleri ve yağları için ticaret gemileri tarafından topluca kıyıma uğratılan Atlas morslarının sayıları çok azaldı. Bugün bu hayvanların sayısı 10.000 ile 50.000 arasında. Sayıları 200.000'i aşan Pasifik morslarından (odobenus rosmarus divergens) çok daha azlar. Neyse ki, ABD'nin 1972 tarihli Deniz Memelilerini Koruma Yasası sayesinde Atlas morslarının sayısı artıyor. İnuitler'in mors avlamaları yasal ama her ailenin yılda yalnızca dört hayvan avlamasına izin veriliyor. Mors, İnuit kültürünün ayrılmaz bir parçası; yalnızca bir besin kaynağı olmakla kalmıyor; kemiği ve derisinden giysi, barınak, alet ve silah yapılıyor.
RENGEYİĞİ
Kuzey Kutup Bölgesi’nin en tanınmış iri yapılı hayvanlarından biridir. Genellikle tek bir tür (Rangifer tarandus) altında toplanan bu çifttoynaklı memeliler günümüzde İskandinavya ve Kuzey Kutbu’na en yakın ada gruplarından biri olan Spitzberg’den (Svalbard) Doğu Sibirya’ya kadar uzanan bölgede, ayrıca Kuzey Amerika’nın kuzey kesimlerinde yaşar. Ama tarihöncesi çağlarda bu hayvanların Avrupa’da yaygın biçimde bulunduğu, İskoçya’nın kuzeyinde 12. Yüzyıla kadar varlığını sürdürebildiği bilinmektedir. Kuzey Amerika’dakiler dışında, rengeyikleri bazı yörelerde evcilleştirilmiştir.
Geyikler arasında yalnız rengeyiklerinin hem erkeği, hem dişisinde gelişmiş boynuzlar vardır. Boynuzlar yayvan ,kalın ve çok dallıdır. Omuz yükseklikleri 0,7-1,4 metre arasında değişirken ağırlıkları 300 kilogramı bulabilir. Rengeyiğinin kalın postunda iki kıl tipi ayırt edilir. Bunlardan dış örtü tüyleri kaba ve uzun, ısı yalıtımı sağlayan iç örtü tüyleri ince, sık ve yünsüdür. Dış örtü tüylerinin rengi yazın koyu kahverengi ya da koyu boz, kışın açık kahverengi ya da açık bozdur. Ayrıca boynundan aşağıya doğru uzun ve beyazımsı kıllar sarkar. Yayvan toynakları karda ya da bataklık yerlerde dolaşmasını kolaylaştırır. Çok iyi yüzebilen bu hayvanların yazın ve kışın yaşadıkları yerler arasındaki göçleri ünlüdür.
Rengeyikleri yaz boyunca iç kesimlerdeki otlaklarda büyük sürüler halinde otlar, içlerinden bazı sürüler sonbaharda kıyılara inerek deniz yosunlarıyla beslenir. Kış geldiğinde yeniden geriye dönerek, karların vadilerdeki kadar derin olmadığı tepelik yerlere çıkar, buralarda toynaklarıyla karı temizleyerek ortaya çıkan likenleri yerler. Kuzey Amerika’daki rengeyikleri yiyecek bulmak amacıyla genel olarak sonbaharda güneye, ilkbaharda kuzeye göç eder. Erkeklerin boynuzları yılın son ayında, dişilerinki ise bahar aylarında düşer. Üreme mevsimi sonbahara rastlar ve erkekler haremlerini korumak için kıyasıya dövüşürler.
Rengeyiği evcilleştirilmiş tek geyik türüdür. Norveç, İsveç ve Finlandiya’nın en kuzey bölgelerinde yaşayan Laponlar ile Sibirya’nın kuzeyinde yaşayan insanlar soğuğa atlardan ve sığırlardan çok daha dayanıklı olan bu geyikleri evcilleştirmişlerdir. Sütünü sağıp etini yemenin ve derisinden çadır, koşum takımları, bot ve başka giyecekler yapmanın yanı sıra, boynuz ve kemiklerinden de çeşitli aletler yaparlar. Ayrıca rengeyiklerinin kızakları çekecek ve yük taşıyacak biçimde eğitmişlerdir. Kuzey Amerika’daki Eskimolar ise avladıkları rengeyiklerinin etinden ve derisinden yararlanırlar.
1986’da yüksek dozda radyasyon aldığı için çok sayıda rengeyiği öldürüldü. SSCB’nin Ukrayna bölgesindeki bir nükleer reaktörden yayılan radyoaktif maddelerle yüklü bulutlar rüzgârla Laponya’ya sürüklenmiş ve buralarda rengeyiklerinin beslendiği likenleri de etkilemişti.
GLOBAL ISINMA ANTARKTİKA'YI PARÇALAMAYA BAŞLADI
Dünya atmosferinin ısınması yüzünden Antarktika'nın parçalanmaya başladığı bildirildi. Yetkililer, Güney Kutbu'ndan, ABD'nin Connecticut eyaleti büyüklüğündeki bir buz kitlesinin son 10 yıl içinde koparak ayrıldığını açıkladılar. Uzmanlara göre, Larsen buz tabakasından kopan parçaya, yaz aylarında Güney Kutbu ısısının normalden çok az yüksek olması yol açtı. Yaklaşık 100 yıldır Güney Kutbu'ndan kopacak şekilde bünyesinde çatlaklar beliren buz kitlesinin kopma sürecinin 1995 yılından sonra hızlandığı saptandı. Uydudan çekilen fotoğraflar ve tarihsel kayıtları inceleyen Colorado üniversitesi uzmanları, Antarktika bölgesinin başka bölümlerinin de aynı tehlikeyle karşı karşıya bulunduğunu belirlediler. Güney Kutbu'ndaki buzların hızla erimesi bilim adamlarını ciddi biçimde endişelendiriyor. Uzmanlar, bu erime sonucunda deniz seviyesinin yükseleceğini ve alçak kesimlerin sular altında kalacağını söylüyorlar. Colorado üniversitesi bilim heyetine başkanlık eden Ted Scambos, ''Antarktika'daki tüm buzların erimesinin yüzyıllar süreceğini, ancak sürecin tahmin edilenden çok daha önce başladığını'' belirtti. Uzmanlar, dünyanın atmosfer ısısının son 50 yıl içinde kayda değer biçimde artış gösterdiğini belirtiyorlar. Buna paralel olarak Güney Kutbu'nda yaz aylarında ısının normalden 1-2 derece fazla olmasının, buzulların erimesini önemli çapta hızlandırdığı kaydediliyor. Yetkililer, bu durumun, Antarktika'nın Güney Amerika'ya doğru uzanan kesiminde görüldüğünü belirtiyorlar.
|
|